
Seçimler, farklı siyasi grupların iktidar mücadelesi demektir. Siyasi gruplar ise belirli kitlelerin desteğiyle ortaya çıkıp, bu destekten nemalanarak idareye soyunurlar. Sıradan vatandaşın siyasete katılımı oy vererek gerçekleşir. İdareci adaylarının seçiminde lobiler, şirketler ve diğer baskı grupları da etkindir. Ancak vatandaşın desteği daha barizdir. Çünkü siyasete katılımda sadece oy verme düzeyinde kalıp, daha ileriye gidemeyenler sayıca, "etkin" güç gruplarından fazladır. Son yüzyıldır bilindiği gibi dünyada hakim olan yönetim biçimi temsili demokrasidir. Oy verenin bakış açısından bakıldığında demokrasinin iki temel sorunu göze çarpar. Birincisi temsil, öteki ise katılım sorunudur. Ve bu iki sorun da birbiriyle bir hayli ilintilidir.
Seçmenlerin temsil edilememelerinin bir çok sebebi olabilir. Oy vermeye uygun bir partinin bulunamaması, uygun partinin barajı aşamaması, barajı aşan partinin kendi seçmeni haricindekileri temsil edememesi gibi bir çok neden sayılabilir. Siyasi katılım aslında sırf oy vermekten ibaret olan bir şey değildir. Bunun haricindeki siyasi kanallar da teşkilatlar aracılığıyla yapılmaktadır. Yani siyasi parti kanalı dışındaki sivil toplum örgütlerini bırakırsak; bireysel katılım pek de teşvik edilmemektedir. Bireysel katılımın olabildiğine teşvik edilmesi demokratik çeşitlilik doğuracağından faydalıdır. Örneğin mahalleye çöp arabasının gelmemesi üzerine belediyeyi arayan birey de yanıt bulabilmelidir. İlla bir imza toplayıp, ya da herhangi bir örgüt çerçevesinde başvuruda bulunmak yetmez. Bireye karşı hassas siyasi kanallar, "sorumlu" yönetimler için gereklidir. Ne yazık ki günümüzde bireyler taleplerini üşendiklerinden veya korktuklarından dile getirmemektedir. Bugün bireyler tepkililerin bastırılması veya sonuçsuz kalacaklarından korkarak tepkisizliği seçmiştir. Dolayısıyla en yalın siyasal katılım olan seçimlerde de oylar rasyonel kararlarla verilmemektedir.
Seçmen davranışının sezgi boyutunda kalması ve oyların "pasif izleyiciler" tarafından verilmesi daha farklı yapıları ortaya çıkarmıştır. Medya ve diğer güç grupları seçmen davranışını etkilemek adına türlü hokkabazlığı yapmaktadır. Marcuse'nin de belirttiği gibi seçimler bir idareci adaylarının yarışmasından ibarettir. Seçmenler seçimleri aynen bir popstar yarışması gibi takip etmekte, adaylar ise promosyon ve imajla popstar olmaya hazırlanmaktadır. Türkiye de yerel seçimler meseleleri (ör: Ankara Büyükşehir Belediyesi adayları Murat Karayalçın ve Melih Gökçek çekişmesi) bunun ülkemizdeki en son örneğidir. Bir diğer örneği ise Kuzey Amerika kıtası seçimleridir. ABD ve Kanada'da geçtiğimiz aylarda seçimler gerçekleşmiştir. Seçimlerin enteresan olan kısmı ise popstar adaylarının belirlenmesidir.
Bilindiği gibi ABD'de ilk başlarda Hillary Clinton ve Barack Obama Demokrat parti başkanlığı için yarıştı. Hillary Clinton, kocasının yönetimini destekleyenlerin ve kadınların oylarına göz dikmişti. Barack Obama ise siyahların, ezilmişlerin destekleneceği sosyal politikalarıyla ön plandaydı. Sanki Obama ABD'nin halkçı "Karaoğlanı"ydı. Cumhuriyetçiler ise Beyaz, Anglosakson, Protestan (BAP) McCain'le "beyaz adam"a yönelmiş gibiydi. Hillary'nin elenmesinden sonra başkan yardımcıları seçimi stratejilerin mücadelesiydi. Zira McCain, Hillary'nin Demokrat başkanlığını kaybetmesinden sonra başka bir hamleyle Alaska Senatörü Sarah Palin'ı yardımcılığa seçmişti. Mücadelede kadın oylarını almaya oynuyordu. Ancak bu kendisi için tarihi bir hataydı. Palin'ın Alaska eyaletine tıkılı kalmışlığı ve dünyanın en iyi dış politikacısı olmaması McCain'e oy kaybettirdi. Dış politika konusunda ne yapacağı sorulduğunda "evimin önünden Rusya'yı görebiliyorum" demişti. Alaska hakikaten Rusya'yla karşı karşıyaydı ve Osetya kriziyle yükselen "yeni bir soğuk savaş mı geliyor?" sorularını kendi çıkarına kullanmaya çalıştı. Ancak bu şahince tutumu, "kızının evlilik öncesi çocuk doğurması" gibi magazin meseleleri tarafından gölgede bırakıldı. Bugün bir sürü Amerikalı Palin'a cahil gözüyle bakıyor. McCain'in adayını beğenmiyor. Obama ise McCain'in bu hamlesine karşın yardımcılığa bir başka 'BAP' Joe Biden'ı getirdi. Tecrübesizliğini eleştirenlere yanıt olarak aynı McCain gibi ihtiyar bir adayı gösterdi. Hatta Biden ve McCain eski dosttu.
Seçimler sonrasında "Karaoğlan", Bill'in eski kurmaylarını idareye getirdi; karısını da dışişleri bakanı yaptı. Demokratların büyük seçmen kitlesi kadınlar ve Bill sempatizanlarının da desteğini tekrar kazanmak istedi. Ancak daha da önemlisi Clinton yönetiminden bu yana dünya kamu imajını devam ettirdi. Bilindiği gibi Clinton'ın dışişleri bakanı (secretary of state) Çek asıllı Madeleine Albright'tı. Daha sonra Bush yönetimi önce bir siyahı -Colin Powell- daha sonra da siyah bir kadını -Condoleezza Rice- dışişlerine getirdi. Bu yeni yönetimde başkanın siyah, dışişleri bakanınınsa Hillary olması şüphesiz tesadüf değil. Zira şu anda yönetimde bulunan Rice'a Kaddafi "Afrika'lı kızkardeşim" gibi yakıştırmalar yapmıştı. Yani cinsiyet ve ten rengi kamuoyu üzerinde gerçekten etkili.
Kanada seçimleri ise bir "çamur kampanyasıydı. Muhafazakar Angloamerikan Stephen Harper'a karşı, liberal Frankofon Stepháne Dion vardı. Burada Harper cephesinin Dion'un imajını zedeleme çalışmaları başarıya ulaştı. Ve Harper ikinci kez yönetimi devraldı. Özellikle seçim esnasında faal olan www.notaleader.ca sitesi aracılığıyla Dion'a "senden lider olmaz" deniyordu. Bu sitede animasyonla Dion'un üzerine kuş pisliyordu. Küresel ısınmanın Kanada'da önemli seçim meselesi olması dolayısıyla, Dion'un daha önce devlet bakanıyken ortaya koyduğu "karbon vergisi" eleştiriliyordu. Dion alenen aptallıkla, politika cahilliğiyle, ingilizce konuşamamasıyla suçlanıyordu. Quebec'li Dion, ana dili Fransızca olanların belki daha az temsil edileceği Harper yönetimine karşı kaybetti. Paris Siyasal Bilimler'de (Institut d'Etudes Politiques de Paris) sosyoloji doktoralı Dion şüphesiz cahil veya aptal değil, ama ortalama zeka seviyesine sahip kitlelerin gözünde öyle. Yani ulusal irade uyumlu olmayanı eleme kararı aldı. Dion'un Kanada yerlilerini kendi yanına alması, "BAP" çevresini alamadığı için yetersiz kaldı.
Otorite bağları simgeler aracılığıyla kurulur. Ten rengi, cinsiyet ve tavır otoriteyi benimsememizi sağlayan veya iktidardan uzaklaştıran simgelerdir. Erdoğan ve Özal gibi "lanlı lunlu" konuşan, gerektiğinde döven, gerektiğinde "helal olsun" diyebilen kahvede okeye dördüncü olsa şaşırmayacağımız politikacıların imajının ülkemizde çok güçlü olduğunu görmekteyiz. Yani bizde "kabadayı" simgesi otoriteyle teba arasındaki aracıdır. Tatlı-sert, delikanlı lider, Türk gururunu kabartmakta; simgesel boyutta da karşılığını bulmaktadır. Hatta AKP milletvekillleri arasında yaygın olarak görülen bıyık çeşidi bile bu simgenin bir bileşenidir. Velev ki bıyık siyasal simgedir...
Seçmenlerin temsil edilememelerinin bir çok sebebi olabilir. Oy vermeye uygun bir partinin bulunamaması, uygun partinin barajı aşamaması, barajı aşan partinin kendi seçmeni haricindekileri temsil edememesi gibi bir çok neden sayılabilir. Siyasi katılım aslında sırf oy vermekten ibaret olan bir şey değildir. Bunun haricindeki siyasi kanallar da teşkilatlar aracılığıyla yapılmaktadır. Yani siyasi parti kanalı dışındaki sivil toplum örgütlerini bırakırsak; bireysel katılım pek de teşvik edilmemektedir. Bireysel katılımın olabildiğine teşvik edilmesi demokratik çeşitlilik doğuracağından faydalıdır. Örneğin mahalleye çöp arabasının gelmemesi üzerine belediyeyi arayan birey de yanıt bulabilmelidir. İlla bir imza toplayıp, ya da herhangi bir örgüt çerçevesinde başvuruda bulunmak yetmez. Bireye karşı hassas siyasi kanallar, "sorumlu" yönetimler için gereklidir. Ne yazık ki günümüzde bireyler taleplerini üşendiklerinden veya korktuklarından dile getirmemektedir. Bugün bireyler tepkililerin bastırılması veya sonuçsuz kalacaklarından korkarak tepkisizliği seçmiştir. Dolayısıyla en yalın siyasal katılım olan seçimlerde de oylar rasyonel kararlarla verilmemektedir.
Seçmen davranışının sezgi boyutunda kalması ve oyların "pasif izleyiciler" tarafından verilmesi daha farklı yapıları ortaya çıkarmıştır. Medya ve diğer güç grupları seçmen davranışını etkilemek adına türlü hokkabazlığı yapmaktadır. Marcuse'nin de belirttiği gibi seçimler bir idareci adaylarının yarışmasından ibarettir. Seçmenler seçimleri aynen bir popstar yarışması gibi takip etmekte, adaylar ise promosyon ve imajla popstar olmaya hazırlanmaktadır. Türkiye de yerel seçimler meseleleri (ör: Ankara Büyükşehir Belediyesi adayları Murat Karayalçın ve Melih Gökçek çekişmesi) bunun ülkemizdeki en son örneğidir. Bir diğer örneği ise Kuzey Amerika kıtası seçimleridir. ABD ve Kanada'da geçtiğimiz aylarda seçimler gerçekleşmiştir. Seçimlerin enteresan olan kısmı ise popstar adaylarının belirlenmesidir.
Bilindiği gibi ABD'de ilk başlarda Hillary Clinton ve Barack Obama Demokrat parti başkanlığı için yarıştı. Hillary Clinton, kocasının yönetimini destekleyenlerin ve kadınların oylarına göz dikmişti. Barack Obama ise siyahların, ezilmişlerin destekleneceği sosyal politikalarıyla ön plandaydı. Sanki Obama ABD'nin halkçı "Karaoğlanı"ydı. Cumhuriyetçiler ise Beyaz, Anglosakson, Protestan (BAP) McCain'le "beyaz adam"a yönelmiş gibiydi. Hillary'nin elenmesinden sonra başkan yardımcıları seçimi stratejilerin mücadelesiydi. Zira McCain, Hillary'nin Demokrat başkanlığını kaybetmesinden sonra başka bir hamleyle Alaska Senatörü Sarah Palin'ı yardımcılığa seçmişti. Mücadelede kadın oylarını almaya oynuyordu. Ancak bu kendisi için tarihi bir hataydı. Palin'ın Alaska eyaletine tıkılı kalmışlığı ve dünyanın en iyi dış politikacısı olmaması McCain'e oy kaybettirdi. Dış politika konusunda ne yapacağı sorulduğunda "evimin önünden Rusya'yı görebiliyorum" demişti. Alaska hakikaten Rusya'yla karşı karşıyaydı ve Osetya kriziyle yükselen "yeni bir soğuk savaş mı geliyor?" sorularını kendi çıkarına kullanmaya çalıştı. Ancak bu şahince tutumu, "kızının evlilik öncesi çocuk doğurması" gibi magazin meseleleri tarafından gölgede bırakıldı. Bugün bir sürü Amerikalı Palin'a cahil gözüyle bakıyor. McCain'in adayını beğenmiyor. Obama ise McCain'in bu hamlesine karşın yardımcılığa bir başka 'BAP' Joe Biden'ı getirdi. Tecrübesizliğini eleştirenlere yanıt olarak aynı McCain gibi ihtiyar bir adayı gösterdi. Hatta Biden ve McCain eski dosttu.
Seçimler sonrasında "Karaoğlan", Bill'in eski kurmaylarını idareye getirdi; karısını da dışişleri bakanı yaptı. Demokratların büyük seçmen kitlesi kadınlar ve Bill sempatizanlarının da desteğini tekrar kazanmak istedi. Ancak daha da önemlisi Clinton yönetiminden bu yana dünya kamu imajını devam ettirdi. Bilindiği gibi Clinton'ın dışişleri bakanı (secretary of state) Çek asıllı Madeleine Albright'tı. Daha sonra Bush yönetimi önce bir siyahı -Colin Powell- daha sonra da siyah bir kadını -Condoleezza Rice- dışişlerine getirdi. Bu yeni yönetimde başkanın siyah, dışişleri bakanınınsa Hillary olması şüphesiz tesadüf değil. Zira şu anda yönetimde bulunan Rice'a Kaddafi "Afrika'lı kızkardeşim" gibi yakıştırmalar yapmıştı. Yani cinsiyet ve ten rengi kamuoyu üzerinde gerçekten etkili.
Kanada seçimleri ise bir "çamur kampanyasıydı. Muhafazakar Angloamerikan Stephen Harper'a karşı, liberal Frankofon Stepháne Dion vardı. Burada Harper cephesinin Dion'un imajını zedeleme çalışmaları başarıya ulaştı. Ve Harper ikinci kez yönetimi devraldı. Özellikle seçim esnasında faal olan www.notaleader.ca sitesi aracılığıyla Dion'a "senden lider olmaz" deniyordu. Bu sitede animasyonla Dion'un üzerine kuş pisliyordu. Küresel ısınmanın Kanada'da önemli seçim meselesi olması dolayısıyla, Dion'un daha önce devlet bakanıyken ortaya koyduğu "karbon vergisi" eleştiriliyordu. Dion alenen aptallıkla, politika cahilliğiyle, ingilizce konuşamamasıyla suçlanıyordu. Quebec'li Dion, ana dili Fransızca olanların belki daha az temsil edileceği Harper yönetimine karşı kaybetti. Paris Siyasal Bilimler'de (Institut d'Etudes Politiques de Paris) sosyoloji doktoralı Dion şüphesiz cahil veya aptal değil, ama ortalama zeka seviyesine sahip kitlelerin gözünde öyle. Yani ulusal irade uyumlu olmayanı eleme kararı aldı. Dion'un Kanada yerlilerini kendi yanına alması, "BAP" çevresini alamadığı için yetersiz kaldı.
Otorite bağları simgeler aracılığıyla kurulur. Ten rengi, cinsiyet ve tavır otoriteyi benimsememizi sağlayan veya iktidardan uzaklaştıran simgelerdir. Erdoğan ve Özal gibi "lanlı lunlu" konuşan, gerektiğinde döven, gerektiğinde "helal olsun" diyebilen kahvede okeye dördüncü olsa şaşırmayacağımız politikacıların imajının ülkemizde çok güçlü olduğunu görmekteyiz. Yani bizde "kabadayı" simgesi otoriteyle teba arasındaki aracıdır. Tatlı-sert, delikanlı lider, Türk gururunu kabartmakta; simgesel boyutta da karşılığını bulmaktadır. Hatta AKP milletvekillleri arasında yaygın olarak görülen bıyık çeşidi bile bu simgenin bir bileşenidir. Velev ki bıyık siyasal simgedir...
1 yorum:
iyi incelenmiş siyasi bir yazı.
Yorum Gönder