18 Şubat 2009 Çarşamba

Pire Cemil




Evvel zaman içinde, kalbur saman, pire berber, deve tellal iken çok güzel bir ülke varmış.
Cemil isimli delikanlı bir pire, berberler federasyonu kurmak istemini içişleri bakanlığına beyan etme arzusuyla masalımız başlamış.
Cemil, bakanlığın sekreterya, bürokrasi bilumum işlemleriyle uğraşırken sıkılmamak için arkadaşı biti yanına alarak Ankara'ya yola çıkmışlar...
Buldukları bir yolcunun kafasına konuşlanmış vaziyette bir otobüse binmişler. kafasına konuşlandıkları yolcu bunları ilk farkettiğinde önce sıkmak istese de sonraları bunları sevmiş. İçtenliklerini fark etmiş, yakın dost olmuş. Hatta kendilerine büyük bir iyilik yaparak federasyon kurma isteklerinden caydırmış. Çünkü insanların dünyasında, pirelerin kurduğu berberler federasyonu "müslüman mahallesinde salyangoz satmakla" özdeşmiş. İnsanların en vahşi hayvan olduğunu anlayan bitirim ikili insanların olmadığı başka dünyalara yelken açmayı bir an düşünseler de aslında rızıklarının insan beynine pusu kurup kan emmekte yattıklarını farketmişler.
Dolayısıyla çuvaldızı kendilerine batırmışlar. Hatta bit olan arkadaş işi ciddiye alıp mecazen değil, hakikaten batırmış... Dolayısıyla ölmüş.
Bit kardeşinin yasını 2 hafta kadar tutan Cemil, aslında bütün bu hadiseler cereyan ederken nerede olduklarını unutmuş. Aslında hala Ankara'ya giden yolcunun kafasında imişler. Ama yolcu çoktan Ankara'ya varmış da İstanbul'a geri dönmüş bile... İstanbul'a döndüğünde eline kocaman bir hiç geçen pire, berberlikten de ideallerinden de istifa etmiş.Federasyondan vazgeçmiş. İlerleyen senelerde hayatın boşluğunu düşünen yine aynı pire, aslında bütün bunları kafasında kuran şizofren bir insan olduğunu farketmiş. Fakat insan olmanın sorumluluklarını düşünüp pire olmaya devam etmiş. Ve "Pire olarak berber olamıyorsam, insan olarak hiç olmam be kahpe dünya" şeklinde bağırıken gökten 3 elma düşmüş. Bi tanesi de Cemil'in kafasına düşmüş. Cemil aslında yerçekimini bulan Isaac Newton değilmiymiş ? Cemil mi, pire mi, Isaac Newton mı olduğuna karar verene değin kişiliik bölünmesi sendromu yaşayan masalın ana kahramanı günü gelince anası tarafından evlendirilmiş
Bu evlilik 3 şeyle sonuçlanmış:
1) Ten uyumsuzluğu nedeniyle çabuk bıkıp ayrılmalarıyla...
2) Cemil'in dul kaldıktan sonra başka bir kadına aşık olmasıyla...
3) İlk evliliğinden tecrübeli olduğu için solaryuma girip ten uyumunu en azından görece yakalamaya çalışmasıyla...
4) Ten uyumunu sağlayıp mutlu bir 2. evlilikle...
5) Ve tabi unutmadan 3 şeyle sonuçlanması gerekirken, 5 şeyle sonuçlanmasıyla...
sonuçlanmıştır...

Ali Baba ve Yedi Cüceler


ali baba'nın fıtratına daha uygun bir alternatif masal. paradır, haramidir, maceradır sevmeyen sevgili ali baba cücelerle birlikte ormanda sükunet içinde yaşar. hiç bir sosyal etkinliğin bulunmadığı ormanda sıkılıp, patlayan bu güruh krala hala vergi ödemektedir. vergi ödemesine rağmen kraldır, lorddur ne bilim barondur hiç bir hizmet tahsis etmez. zaten sıkıntıdan patlayan ali baba ve ekibine bir de vergi muhabbeti ağır gelir. zaten daha evvelinden sıkıntıdan kendini kitaba veren bu güruh, krala karşı devrimci gerilla hareketine başlar. neşeli cücenin kralcı olması hasebiyle yaptığı şerefsizlik sonucu kral bunları yakalar ve asar. neşeli, vezir olur. krala da sonra adilik yaparak tahtı da ele geçirir. ali baba'nın cücelerin anatomisiyle ilgili kitabı öldükten sonra yok satmıştır. ancak bu kitap ali baba'nın sağken gay olduğunun kanıtıdır.

Kendini eşşeklikle özdeşleştiren küçük çocuğun dramı


Günlerden bir gün "Cin Ahmet" adlı küçük bir çocuk yaşarmış. Günlerden bir gün derken çocuğun sadece bir gün ömrü olan bir kelebek olduğunu kastetmedim. Ancak lafın gelişi böyle bir söze gerek duydum. Her neyse bir daha cümle düşüklüğü yapmayacağıma çalışacağıma söz vererek masalıma devam etmek istiyorum (ironi).

Bir gün bu çocuk yolda gördüğü eşşeğin gözlerini beğendiğini söyler; akabinde hıçkırarak ağlamaya başlar. Ağladığını gören annesi kendisine "niçin ağlıyorsun a oğlum" sorusunu yöneltmek istese de çocuk artık kafasına koymuştur ve eşşek olacaktır. Öncelikle öğrenmesi gereken o hayvanın gerçek isminin tek "ş"yle yazılması gerektiğidir. Ancak bu tip basit dilbilgisi ve imlâ yanlışlarıyla vaktini harcamak istemez. Ve direkt yola koyulur.

Tabi yola koyulması masalın gidişatına renk katması gerektiği içindir. Ayrıca salt bu nedenle yola çıktığı için nereye gitmesi gerektiğini bilemez. 100 metre kadar ilerledikten sonra acıktığını anlayıp, eve dönmeye karar verir. Annesi en sevdiği yiyecek olan kıymalı böreği yapmıştır.

Annesine "anne bana böğğğrek ver" der. Ancak annesi emekli bir edebiyat hocasıdır. Ve kendini milli eğitim müfredatına sıkı sıkıya bağlı hissetmektedir. Dolayısıyla yavrusunun bu telaffuz hatasını affetmez. Haliyle ceza olarak ona sevdiği gıdayı vermez. O da annesine içinden söverek tekrar yola koyulur. Ancak tekrar 100 metre ilerlediğinde ayakkabılarını giymediğini fark eder. Tekrar geri döndüğünde bu sefer böreğin kokusuna dayanamaz ve annesine börekten 2 dilim vermesi için "götünü yiyim" ayağı yapar. Ancak annesi kararlıdır ve evladının dilediği gıdayı kendisine vermez. Cin Ahmet de tepsiyi alıp kaçar. 100 metre koştuktan sonra taşa takılıp düşer. Ve tüm börek yere dökülür. Ayrıca yere düştüğü için zaman kaybına uğrayan Cin Ahmet'in annesi böreği mundar ettiği için kafasına böreği açtığı oklavayla vurur.

Daha evvel içinden söven Cin Ahmet aldığı bu sert darbe sonrası "hmmmnıırznızkiim" sözünü söyler. Annesi daha fazla sinirlenir ve evladını dayaktan şımartır. Bu Cin Ahmet için ceza anlamına gelir. Annesi ona ceza olarak 35 saat boyunca yemek vermez. Annesi 35. saatin sonunda evladının odasına girer ve "gel de yemeğini ye eşek sıpası" der. Annesinin dediği lafı duyunca Cin Ahmet eşek olduğunu zannedip çok duygulanır ve hıçkırmaya başlar. Fakat bu seferde ağlayamaz salt hıçkırır. Yemeğini yerken mutfaktaki aynaya bakar. Gözlerinin güzelleşmediğini anlar. Ve tekrar hıçkırmaya başlar. Hıçkırırken içtiği su boğazına kaçar. Kısa süreli bi ölüm tehlikesi atlatsa da mühim olanın insanlık olduğunu anlayarak susar.

9 Şubat 2009 Pazartesi

Değer Üzerine


"Değer"i nesnel olarak tanımlamak mümkün müdür? Bu sorunun cevabını verebilmek için değerin nasıl oluştuğunun tespiti gereklidir. Değer, kendi başına mı; yoksa mukayese ile mi oluşur? Örneğin, altının değerinin artması, piyasada az veya çok bulunmasıyla ilişkili olmakla birlikte; altına ikame olabilecek diğer madenlerin de piyasadaki pozisyonuna bağlıdır. Gümüşün altına oranla kıt olduğu durumda, gümüş daha değerli olabilir. Hernán Cortés, Güney Amerika'ya ayak bastığında silah başta olmak üzere, buradaki diğer teknolojilerin Avrupa'dan çok geride olduğunu gördüğünde kuşkusuz şaşırmıştır. Ama daha da önemlisi böyle bir toplumda kaldırım taşlarının altından yapılmış olması "beyaz adam"ı hayrete düşürmüştür. Yeni Dünya'da keşfedilen tütün, patates ve kakao gibi bitkiler de bunları hiç bilmeyen insanlar için müsbet veya menfi bir değer taşımamaktaydı. Altına aşina olan bu medeniyetler, bilmedikleri bu ürünlere ilk etapta bir değer biçemezdi. Şu halde, bir nesnenin değeri sadece bolluğu veya kıtlığıyla değil; kullanımıyla da bağlantılıdır. Bir malın işlev veya niteliğinin değere yansıması, denenip; üzerinde özellikleri hakkında karar kılınmasından sonra gerçekleşir.

İşlev açısından bakıldığında, temel ihtiyaçlara ve teknolojik/sınai gelişime katkısı sıfır olan altın, neden Eski Dünya'da değerli kabul ediliyordu? Jeolojik oluşumu uzun zamanlar alan altın minerali, sırf oluşumunda geçen meşakkâtli süreç yüzünden mi değerlidir? Şayet böyleyse ağır sanayide kullanılan krom niye altından daha az değerlidir? Sırf parıldadığı için mi altına değer biçilmiştir? Günümüzde para basarken hazinede karşılık olarak gösterilen altının "somut" işlevini çözebilmiş değilim. Komiktir ki, altın, gümüş, elmas gibi madenlerin değerinin ana belirleyicisi bol veya kıt bulunmasıdır. Zaman veya mekanda oynamalar yaptığımızda, mesela ıssız adada olsak külçeler dolusu altın bir tas çorbadan değersizdir. Görülüyor ki, bu örnekte altının çokluğu değerine azıcık bile yansımaz. İşlevi ise Robinson için sıfırdır!

Sanayi İnkılabı'ndan önce petrol acaba ne kadar değerliydi? İdare fitilinde kullanılan bu yakıt, araba, uçak, motorlu gemi icat edilmeden önce daha az değerliydi. 16.yy insanına ileride petrol uğruna savaşlar verilip, ülke sınırları değiştirilecek denseydi; böyle bir şeyi tasavvur edemezdi. Demek ki zaman, değeri belirleyen çok önemli bir etkendir. Bırakın bu kadar öncesini, maddelerin değeri konjonktürel sebeplerle bile değişir. Misal, A ülkesi B'den ekonomik anlamda daha güçlüdür. Dünya ekonomisi üzerindeki etkisi de oldukça sağlamdır. Ancak B ülkesinin, A'nın bankalarında ciddi yatırımları vardır. Bir gün zıpırlık olsun diye B ülkesi tüm bu yatırımı kendi ülkesine çeker. A ülkesinde o gün içerisinde korkunç bir enflasyon başlar. A ülkesinin para Ş dünya piyasasında ciddi değer kaybına uğrar. Çok da orijinal olmayan bu senaryoya siyasi, askeri ve kültürel bir çok faktör ilave etseydik, dönemsel değer değişiminin garabetini belki daha iyi anlatırdık.

Maddi değer tanımlamalarını bir kenara bırakırsak, tamamen öznel değerlendirmelere tabi olan manevi değer tanımlamaları da mevcuttur. Mesela, büyükannesinin ölmeden 15 sene evvel torununa hediye ettiği biblonun değeri... Biblo ilk başta süs eşyası olma özelliği dışında işlevsel bir özelliğe sahip değildir. Torunun doğum günü hediyesini beğenmeyip, bir yere tıktığını düşünelim. 20 sene sonra gardrobunu toplarken o bibloyu görünce göz yaşlarını tutamaz. Rahmetli büyükannesini yâd ederken, fonda Massive Attack'tan Teardrop şarkısı çalmaktadır. Geçmiş değerli, çünkü artık ulaşılmazdır.

Peki, paha biçilmezlik nedir? Van Gogh hayattayken alıcısı bulunamayan eserlerinin, öldükten bireylere satılamayacak kadar kıymetli olduğunu bilseydi kulağını keser miydi? Belki iki kulağını birden keserdi. Ama sanattan alınan hazzı ve bize kattığı duygusal zenginlik bir yana, ne Miles Davis, ne Picasso ne de Shakespeare'in eserleri Somali'li bir ailenin bir günlük geçimini sağlayabilir. Sanat, paraya veya hammaddeye dönüştürülmediği takdirde karın doyurmaz. Yağlı boya ve tuvâl, ne un, şeker, ne de krom, çeltik gibidir. Üstelik genelde sanatçı hayattayken değersiz görülen eserlerinin öldükten sonra değer kazanması, sanatın işlevini anlamamı daha da güçleştiriyor. Aç için ekmek, alıcı bulamadığı ebrû çalışmasından daha değerlidir.

Şeyler, zaman-mekanca önemli ve işlevce faydalı olduğunda mı değerli kabul edilir? Yoksa salt bireysel ihtiyaçlar mı değeri belirler? Acaba biblo örneğindeki gibi erişilmezlik mi değeri belirler? Bu soruların hepsine "evet" cevabı vermek mümkün. Peki, genel-geçer bir değer tanımı yapılamaz mı? Görünen o ki bu tanım bir hayli güçtür.

3 Şubat 2009 Salı

BM'nin 1860 nolu kararı


Karar 1860(2009)
8 Ocak 2009, Güvenlik Konseyi'nin 6063. oturumu

Güvenlik Konseyi,
242(1967), 338(1973), 1397(2002), 1515(2003) ve 1850(2008) dahil olmak üzere tüm ilgili kararları hatırlatır,

Gazze Şeridi'nin, 1967'de işgal edilen bölgelerin temel bir parçası olduğunu ve
Filistin Devleti'nin bir parçası olarak kalacağını belirtir,

Tüm sivillerin güvenlik ve iyiliğinin önemini vurgular,

Şiddetin yükselmesi ve durumun kötüleşmesi, özellikle de dinginlik süresinin uzatılmasının reddi sebebiyle ortaya çıkan ağır sivil ölümleri hakkındaki kaygısını belirtir,

Filistin ve İsrailli sivil nüfusun korunması gerektiğini vurgular,

Gazze'de derinleşmekte olan insanî krizin hakkındaki derin kaygıyı ifade eder,

Gazze'deki geçişlerde sürdürülebilir ve düzenli mal akışının garanti edilmesi gerektiğini vurgular,

Gazze'deki insanî ve iktisadi yardım sağlanmasında BM Filistinli Mültecilere Yardım ve Çalışma Örgütü'nün (
UNRWA) hayati rolünü tanımaktadır,

İsrail-Filistin çatışmasının sadece barışçıl yollarla çözünlenebileceğini hatırlatır,

Bölgedeki bütün devletlerin, barış ve güvenlik içerisinde, uluslararası olarak tanınmış sınırlar dahilinde yaşama hakkını teyit eder,

1. Hemen, kalıcı ve tamamıyla riayet edilecek bir barışın aciliyetini belirtir. Bu, İsrail güçlerinin, Gazze'den tamamen çekilmesiyle sonuçlanacaktır.
2. Koşul ve dağıtım engeli olmaksızın Gazze'ye, gıda, yakıt ve tıbbî müdahale gibi insani yardımlara davet eder.
3. İnsanî koridorların açılması için alınan inisiyatifleri ve insani yardımın sürdürüleceği diğer mekanizmaları destekler.
4. Üye ülkeleri, Gazze'deki insani ve iktisadi durumu yatıştırmak için uluslararası çabaları desteklemeye çağırır. UNRWA, Geçici İrtibat Komitesi aracılığıyla ek katkılara acil ihtiyacı vardır.
5. Sivillere uygulanan şiddet ve düşmanlığı, terörist eylemleri kınar.
6. Kalıcı bir ateşkes ve dinginliği sağlamak adına üye ülkeleri, düzenlemeler yapmak için çaba göstermeye çağırır. Yasadışı silah ve cephane trafiğini engellemek, Filistin
including to
prevent illicit trafficking in arms and ammunition and to ensure the sustained
reopening of the crossing points on the basis of the 2005 Agreement on Movement
and Access between the Palestinian Authority and Israel; and in this regard,
welcomes the Egyptian initiative, and other regional and international efforts that
are under way;
7. Encourages tangible steps towards intra-Palestinian reconciliation
including in support of mediation efforts of Egypt and the League of Arab States as
expressed in the 26 November 2008 resolution, and consistent with Security Council
resolution 1850 (2008) and other relevant resolutions;
8. Calls for renewed and urgent efforts by the parties and the international
community to achieve a comprehensive peace based on the vision of a region where
two democratic States, Israel and Palestine, live side by side in peace with secure
and recognized borders, as envisaged in Security Council resolution 1850 (2008),
and recalls also the importance of the Arab Peace Initiative;
9. Welcomes the Quartet’s consideration, in consultation with the parties, of
an international meeting in Moscow in 2009;
10. Decides to remain seized of the matter.

18 Aralık 2008 Perşembe

Siyasette Kamu İmajı


Seçimler, farklı siyasi grupların iktidar mücadelesi demektir. Siyasi gruplar ise belirli kitlelerin desteğiyle ortaya çıkıp, bu destekten nemalanarak idareye soyunurlar. Sıradan vatandaşın siyasete katılımı oy vererek gerçekleşir. İdareci adaylarının seçiminde lobiler, şirketler ve diğer baskı grupları da etkindir. Ancak vatandaşın desteği daha barizdir. Çünkü siyasete katılımda sadece oy verme düzeyinde kalıp, daha ileriye gidemeyenler sayıca, "etkin" güç gruplarından fazladır. Son yüzyıldır bilindiği gibi dünyada hakim olan yönetim biçimi temsili demokrasidir. Oy verenin bakış açısından bakıldığında demokrasinin iki temel sorunu göze çarpar. Birincisi temsil, öteki ise katılım sorunudur. Ve bu iki sorun da birbiriyle bir hayli ilintilidir.

Seçmenlerin temsil edilememelerinin bir çok sebebi olabilir. Oy vermeye uygun bir partinin bulunamaması, uygun partinin barajı aşamaması, barajı aşan partinin kendi seçmeni haricindekileri temsil edememesi gibi bir çok neden sayılabilir. Siyasi katılım aslında sırf oy vermekten ibaret olan bir şey değildir. Bunun haricindeki siyasi kanallar da teşkilatlar aracılığıyla yapılmaktadır. Yani siyasi parti kanalı dışındaki sivil toplum örgütlerini bırakırsak; bireysel katılım pek de teşvik edilmemektedir. Bireysel katılımın olabildiğine teşvik edilmesi demokratik çeşitlilik doğuracağından faydalıdır. Örneğin mahalleye çöp arabasının gelmemesi üzerine belediyeyi arayan birey de yanıt bulabilmelidir. İlla bir imza toplayıp, ya da herhangi bir örgüt çerçevesinde başvuruda bulunmak yetmez. Bireye karşı hassas siyasi kanallar, "sorumlu" yönetimler için gereklidir. Ne yazık ki günümüzde bireyler taleplerini üşendiklerinden veya korktuklarından dile getirmemektedir. Bugün bireyler tepkililerin bastırılması veya sonuçsuz kalacaklarından korkarak tepkisizliği seçmiştir. Dolayısıyla en yalın siyasal katılım olan seçimlerde de oylar rasyonel kararlarla verilmemektedir.

Seçmen davranışının sezgi boyutunda kalması ve oyların "pasif izleyiciler" tarafından verilmesi daha farklı yapıları ortaya çıkarmıştır. Medya ve diğer güç grupları seçmen davranışını etkilemek adına türlü hokkabazlığı yapmaktadır. Marcuse'nin de belirttiği gibi seçimler bir idareci adaylarının yarışmasından ibarettir. Seçmenler seçimleri aynen bir popstar yarışması gibi takip etmekte, adaylar ise promosyon ve imajla popstar olmaya hazırlanmaktadır. Türkiye de yerel seçimler meseleleri (ör: Ankara Büyükşehir Belediyesi adayları Murat Karayalçın ve Melih Gökçek çekişmesi) bunun ülkemizdeki en son örneğidir. Bir diğer örneği ise Kuzey Amerika kıtası seçimleridir. ABD ve Kanada'da geçtiğimiz aylarda seçimler gerçekleşmiştir. Seçimlerin enteresan olan kısmı ise popstar adaylarının belirlenmesidir.

Bilindiği gibi ABD'de ilk başlarda Hillary Clinton ve Barack Obama Demokrat parti başkanlığı için yarıştı. Hillary Clinton, kocasının yönetimini destekleyenlerin ve kadınların oylarına göz dikmişti. Barack Obama ise siyahların, ezilmişlerin destekleneceği sosyal politikalarıyla ön plandaydı. Sanki Obama ABD'nin halkçı "Karaoğlanı"ydı. Cumhuriyetçiler ise Beyaz, Anglosakson, Protestan (BAP) McCain'le "beyaz adam"a yönelmiş gibiydi. Hillary'nin elenmesinden sonra başkan yardımcıları seçimi stratejilerin mücadelesiydi. Zira McCain, Hillary'nin Demokrat başkanlığını kaybetmesinden sonra başka bir hamleyle Alaska Senatörü Sarah Palin'ı yardımcılığa seçmişti. Mücadelede kadın oylarını almaya oynuyordu. Ancak bu kendisi için tarihi bir hataydı. Palin'ın Alaska eyaletine tıkılı kalmışlığı ve dünyanın en iyi dış politikacısı olmaması McCain'e oy kaybettirdi. Dış politika konusunda ne yapacağı sorulduğunda "evimin önünden Rusya'yı görebiliyorum" demişti. Alaska hakikaten Rusya'yla karşı karşıyaydı ve Osetya kriziyle yükselen "yeni bir soğuk savaş mı geliyor?" sorularını kendi çıkarına kullanmaya çalıştı. Ancak bu şahince tutumu, "kızının evlilik öncesi çocuk doğurması" gibi magazin meseleleri tarafından gölgede bırakıldı. Bugün bir sürü Amerikalı Palin'a cahil gözüyle bakıyor. McCain'in adayını beğenmiyor. Obama ise McCain'in bu hamlesine karşın yardımcılığa bir başka 'BAP' Joe Biden'ı getirdi. Tecrübesizliğini eleştirenlere yanıt olarak aynı McCain gibi ihtiyar bir adayı gösterdi. Hatta Biden ve McCain eski dosttu.

Seçimler sonrasında "Karaoğlan", Bill'in eski kurmaylarını idareye getirdi; karısını da dışişleri bakanı yaptı. Demokratların büyük seçmen kitlesi kadınlar ve Bill sempatizanlarının da desteğini tekrar kazanmak istedi. Ancak daha da önemlisi Clinton yönetiminden bu yana dünya kamu imajını devam ettirdi. Bilindiği gibi Clinton'ın dışişleri bakanı (secretary of state) Çek asıllı Madeleine Albright'tı. Daha sonra Bush yönetimi önce bir siyahı -Colin Powell- daha sonra da siyah bir kadını -Condoleezza Rice- dışişlerine getirdi. Bu yeni yönetimde başkanın siyah, dışişleri bakanınınsa Hillary olması şüphesiz tesadüf değil. Zira şu anda yönetimde bulunan Rice'a Kaddafi "Afrika'lı kızkardeşim" gibi yakıştırmalar yapmıştı. Yani cinsiyet ve ten rengi kamuoyu üzerinde gerçekten etkili.

Kanada seçimleri ise bir "çamur kampanyasıydı. Muhafazakar Angloamerikan Stephen Harper'a karşı, liberal Frankofon Stepháne Dion vardı. Burada Harper cephesinin Dion'un imajını zedeleme çalışmaları başarıya ulaştı. Ve Harper ikinci kez yönetimi devraldı. Özellikle seçim esnasında faal olan www.notaleader.ca sitesi aracılığıyla Dion'a "senden lider olmaz" deniyordu. Bu sitede animasyonla Dion'un üzerine kuş pisliyordu. Küresel ısınmanın Kanada'da önemli seçim meselesi olması dolayısıyla, Dion'un daha önce devlet bakanıyken ortaya koyduğu "karbon vergisi" eleştiriliyordu. Dion alenen aptallıkla, politika cahilliğiyle, ingilizce konuşamamasıyla suçlanıyordu. Quebec'li Dion, ana dili Fransızca olanların belki daha az temsil edileceği Harper yönetimine karşı kaybetti. Paris Siyasal Bilimler'de (Institut d'Etudes Politiques de Paris) sosyoloji doktoralı Dion şüphesiz cahil veya aptal değil, ama ortalama zeka seviyesine sahip kitlelerin gözünde öyle. Yani ulusal irade uyumlu olmayanı eleme kararı aldı. Dion'un Kanada yerlilerini kendi yanına alması, "BAP" çevresini alamadığı için yetersiz kaldı.

Otorite bağları simgeler aracılığıyla kurulur. Ten rengi, cinsiyet ve tavır otoriteyi benimsememizi sağlayan veya iktidardan uzaklaştıran simgelerdir. Erdoğan ve Özal gibi "lanlı lunlu" konuşan, gerektiğinde döven, gerektiğinde "helal olsun" diyebilen kahvede okeye dördüncü olsa şaşırmayacağımız politikacıların imajının ülkemizde çok güçlü olduğunu görmekteyiz. Yani bizde "kabadayı" simgesi otoriteyle teba arasındaki aracıdır. Tatlı-sert, delikanlı lider, Türk gururunu kabartmakta; simgesel boyutta da karşılığını bulmaktadır. Hatta AKP milletvekillleri arasında yaygın olarak görülen bıyık çeşidi bile bu simgenin bir bileşenidir. Velev ki bıyık siyasal simgedir...

14 Kasım 2008 Cuma

Otorite üzerine -Girizgah-

Şu kısa hayatım boyunca otorite mefhumu hep sorunsalım olmuştur. Siyasal ve hatta gündelik hayatta otoriter eğilimleri gözlemledim, bunların temellerini bulmaya çalıştım. Otorite'yle sorunumu ilkokul yıllarına dayandırabilirim. İlkokulda bize "doğru ve yanlışı öğreten" öğretmenlerin yanlış bildiğini düşündüğüm şeyleri derste dile getirirdim. Bu girişimlerim genellikle sınıf arkadaşlarım tarafından dikkate alınmadı ya da dersi kaynatmaya çalıştığım zannedildi. Örneğin herkes bağırışır ve hoca susulması yönünde uyarılarda bulunurken, arkalardan çıkan "susun" diye bağıran bir öğrenci olmuştur hep. Bu öğrenci modeli "susun" diye bağırarak hocanın otoritesini pekiştirir gibi gözükmektedir. Ancak asıl hedefi, hocanın otoritesi ışığında kendi iktidarını insanlara sunmaya çalışmasıdır. İşin ironik yanı, aslında "susun" diye bağırırken diğer bütün öğrencilerden daha fazla ses yapmaktadır. Bu öğrenci tipi, hemen hemen hepimizin ilkokulda karşılaştığı bir türdür. Otoritenin gözüne girmeye çalışırken kendisi de polislik taslamaktadır. Yalnız kaldığında düşük seviyelerdeki özgüveni karambol anlarında nedense yükselmektedir.

Buna verilebilecek bir başka misal de toplu taşıma araçlarında "telefonu kapayın" diye uyaran genelde orta yaş ve üzeri vatandaşlarımızdır. Yasal bir uyarının gölgesine sığınıp, yasanın uygulayıcısı kisvesine bürünen bu insanlarımız, bence günlük hayatlarının diğer bölümlerinde insanlar üzerinde "doğal" etkiler yaratamamaktadır. Bu tip durumlarda ise doğal yollardan tâli yasa uygulayıcısına dönüşürler. Ancak otobüsteki gerçek yasa uygulayıcısı şoför bu tip durumlarda yaşlı amcanın serzenişlerine ses çıkarmaz. Zira onun vazifesini, onun yerine uygulamaktadır. Uygun buldukları bir karambol anında peyda olur. Hem sıkıcı hayatını renklendirir, hem de egolarını tatmin eder. Yasaların uygulamada yetersiz olduğu bu tip durumlarda bir takım şahıslar hakkı kendi elleriyle almaktadır. Kendisini tâli yasa uygulayıcısı tayin eden bu tip şahıslar otoritenin boşluğunu kendi lehlerine doldurmaktadır.

Otorite bir ihtiyaçtır. Etimolojik kökeni itibarıyla "author" (yazar) kelimesinden gelen otorite, neyin nasıl olması gerektiğini yazar. Otoritenin bir ihtiyaç olmasının en temel sebebi de yazmasından, yani işlerin nasıl yürümesi gerektiğini belirlemesinden ötürüdür. Medeniyeti inşa halinde ve tedrici değişim şeklinde kabul edersek, insanlar medeniyeti inşa ederken her unsurun kurulması, değiştirilmesi ve uygulanması işini bilirkişilere bırakmıştır. Mimari, idari, sanatsal, imari, görünen ve görünmeyen her medeniyet bileşeni "uzmanlar" tarafından tasarlanır. İşi ehline teslim eden veya etmeye koşullandırılan insanlar örtük veya açık bir biçimde rıza gösterirler. Ya da en azından "toplumsal mukavelecilik" (social contractarianism) örneğinde olduğu gibi bunun böyle olduğu varsayılır. Çünkü ret yoksa kabul vardır, itaatsizlik yoksa rıza vardır. Toplumla idare arasında akdedildiği varsayılan bu mukaveleyi reddedenlerin akıbeti düzenin sağlanması adına esgeçilir.

Toplumsal mukavele vatandaşların güvenlik, asayiş ve yargı karşılığında otoriteye teslim ettikleri hakları da kapsar. Mukaveleye imza atanlar işi uzmanına teslim etmenin ve sorumluluk almamanın rahatlığını elde eder. Ama sahip olabilecekleri ekstra haklardan vazgeçmiştir. Aslında mukavelecilik, güçle kazanılmış meşruluğu, psikolojik olarak da desteklemek üzere atılmış bir teoridir. Tebanın ezici bir çoğunluğu pasif kitlelerden oluşur. Karar alanlar toplumun binde birinden az sayıdadır. Çoğunluğun gardiyanlar ve temsilcilerine haklarını devretmesi kolay kolay hazmedilebilecek bir şey değildir. Çünkü otoritenin ahlaken, hukuken, fiilen ve bir sürü farklı şekilde "meşru" olması gerekir. Örneğin vapurda sigara içmeyi yasaklayan bir kanunun bağlayıcılığı bunun mantıklı bulunmasıyla ilgilidir. Açık havada sigaranın kimseyi rahatsız etmeyeceğini ya da vapurun arkasının sigara içenlere ayrılması gerektiğini düşünenler şüphesiz bu kanunu mantıklı bulmayacaktır. Sigara içme yaşının 11'lerde gezindiği bir ülkede açık alanda sigaranın yasak olması bağımlılara abzürd gelebilir. Üstelik ÖTV (Özel Tüketim Vergisi) aracılığıyla sigaradan yüksek meblağlar tahsil eden bir devlette bu yasanın rasyonelliği şüphesiz tartışmaya tabi olacaktır. Yasanın toplumsal yapıyla uyumlu olmadığı hallerde meşruiyet mantıksızdır. Yasa halkın gözünde adil, meşru veya mantıklı olmak zorunda değildir. İdeal yasada bu üçünün de bulunmasını ne kadar arzu edersek edelim, yasa kaynağı gereği bunları vaadetmez. Bakanlar Kurulu veya Meclis'in yaptığı yasalar halk oyuna dahi sunulma gereği duyulmaz.